İlerleyemememizin sebebi olarak hep eskileri suçlandı, maneviyattan bahsedenlere “gerici” dendi; namaz kılan çocuklar haber konusu yapılıp korku filmlerinin müzikleriyle yayına verildi. Ne kadar manevi değerimiz varsa örselendi, ayaklar altına alındı; savunanlar aşağılandı, çağdışı ilan edildi. Şimdi artık başka şeyler söyleme vaktiydi, geçmişteki eğitim/ terbiye sistemi gerilerde kalmıştı.
Her çocuk değerliydi; kendini fark etmesi için pohpohlanmalı, gururu okşanmalı, bir dediği iki edilmemeliydi. Onlar bizim hizmetkarlarımız değildi; hizmet edilmesi gereken “arkadaş”larımızdı. Evdeki en güzel yer, en güzel yiyecek onlara layıktı, çünkü onlar bizim “kral” ve “kraliçe” lerimizdi.
Ama aslında onlara ayıracak çok da zamanımız yoktu bizim, çünkü hayatı kazanmak zordu ve anne baba birlikte çalışmak zorundaydı, aksi halde bu değirmen dönmüyordu. Akşam yorgun argın eve geliniyor, karınlar doyurulduktan sonra herkes bir köşeye çekiliyordu. Kimi dizisini seyrediyor, kimi elindeki telefonla uğraşıyor, çocuk veya çocuklar ise odalarında “ödev” yapıyordu… sonra da uyuma saati geliyordu… Aynı evin içinde ama ayrı dünyalarda yaşayan insanlar…
Ve odasında kendi kendine büyüyen çocuklar…
Her gün bu minval üzere hayat devam edip gidiyordu…
Peki “terbiye” dediğimiz şey hayatın hangi köşesindeydi? Bu çocuklara yanlışı-doğruyu; kötüyü-iyiyi; güzeli çirkini, şefkati, merhameti kim anlatacaktı? Ayıbı, günahı, değer yargılarımızı kim öğretecekti? Evde, sokakta, okulda, sınıfta arkadaşlarına veya büyüklerine/küçüklerine karşı nasıl davranılacağını, toplulukta nelerin yapılıp nelerin yapılmayacağını kim izah edecekti? Asıl anlatması gerekenler çocukların hayatlarında yoksa, o boşlukları nasıl dolduracaklardı? Gördükleri ve duydukları her şeyi doğru kabul etmeyecekler miydi? Davranış geliştirirlerken, olması gerekeni kimse öğretmemişse kendi değer yargılarına göre yaşamayacaklar mıydı?
Biz zannettik ki çocukların karınları doyunca ve her istedikleri yapılınca; dinimizden, gelenek ve göreneklerimizden uzaklaşınca ve batıya yaklaşınca her şey güllük gülistanlık olacak ve mükemmel insan tipleri yetiştireceğiz. Önceki nesillerin özgüvenleri yoktu, o yüzden özgüven kazansınlar diye çok uğraşmamız lazımdı; gururları hep okşanacak hep pohpohlanacaklardı velev ki bizim gururumuz yerler altında sürünse bile.
Bugün görüyoruz ki geçmişten uzaklaşmak, benliğimizden sıyrılmak mükemmel insanlarla değil “suça sürüklenen” çocuklarla baş başa bıraktı bizi. Bu, bir nesli suçlama meselesi değil aslında bu bir yüzleşme meselesi; kalem tutması gereken ellerin niçin silah tutmaya başladıklarının bir iç muhasebesi. 
Açıkçası çok da şikâyet etmeye hakkımız yok bizim, çünkü yaşadığımız şey ruhlarını kaybetmiş çocukların derin çığlıklarıdır…
Hala hiçbir şekilde kendini sorumlu tutmayan insanlar var. Biz millet olarak bir durum yaşadığımız zaman sürekli başkalarını suçlamayı adet edinmişiz. Eleştirilerimizi de sürekli din ve siyaset üzerinden yürütüyoruz. Toplumsal her olayı siyasete bağlıyoruz ve bu da bizi bir sonuca değil, bir açmaza ve çıkmaza götürüyor, sinirlerimizi yıpratıyor, toplumsal ayrışmalara sebebiyet veriyor. Oysa aslında çok derin bir mevzunun, sosyal bir çürümüşlüğün, yanlış bir terbiye anlayışının sonuçlarıyla karşı karşıyayız ve korkarız ki bu daha başlangıç; herkes kendine düşen payı çıkarmazsa çok daha kötü olaylarla karşılaşmamız mümkün ne yazık ki.
Anne babalardan öğretmenlere, psikologlardan siyasilere kadar herkes mutlaka yaşadıklarımızdan dersler çıkarmalı ve somut adımlar atılmalıdır. Geleceğin teminatı olan gençlerimizin yaşadıkları derin yalnızlık ve buhranların asıl sebepleri araştırılmalı, ruhlarını duyuracak planlarımız, programlarımız ve değer yargılarımız olmalıdır; her kapıya bekçi ve polis dikerek bu işi çözemeyeceğimiz muhakkaktır. Çünkü bugün okulları hedeflerine koyanlar, oraya ulaşamadıklarında yarın kendilerine başka hedefler belirleyecektir. Önemli olan sadece davranışları düzeltmek değil, ruhu yeniden duymak, ruhları onarmaktır; meselenin aslına inip kökünden tedaviye başlamaktır.
Vesselam…

