Haberin İçindekiler
İkizdere
1951 Son ayında meʼzùniyeti müteâkib, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’na (o târihdeki adıyla Sıhhat ve İçtimâî Muâvenet Vekâleti’ne) bir dilekçe ile, yurdumuzun herhangi bir yerinde görev istemiştim. Muş Merkez Hükûmet Tabibi olarak ta’yînim çıktı. Salı günü hareket eden vapurumuzla 29.2.1952 Cumartesi sabahı Rize’ye ulaştım. Cumartesi günleri öğlene kadar mesâî vardı. Hemen gidip vazifeye başladım. Eğer 2 Mart’da važîfeye başlasaydım, o ay maaş alamadan çalışacakdım.
Merkez Hükûmet Tabibliği ve Sağlık Müdürlüğü aynı binâda idi. Sağlık müdürümüz Dr.İbrahim Arın ve hükûmet tabibleri Dr.Sabahattin Özorhon ile Dr. Hüsnü Atabey idi. Sağlık müdürlüğü Başkâtibi Međed bey, katibi ise Hüseyin Suyabatmaz idi.(x) Sabahattin Bey, beni hemen polikliniğe soktu!. Hekimliğe yeni başlıyordum ve fırtınalı bir denizde yolculuk yapmıştım; yorgun ve uykusuzdum. Bir iki misâl vereyim: Bir kadın, 6 yaşlarındaki hasta çocuğunu şöyle anlatıyordu: “Kusuyor ve ağzından mamali geliyor!” Bu yaşdaki çocun hâlâ mama mı yiyor? diye sorunca: “Yok tohtur beyim; mama değil, mamali geliyor!” Poliklinik odasından çıkıp durumu Hüseyin beye anlatınca; mamali’nin bağırsak solucanı (askaris) olduğunu öğreniyordum. Bir yaşlı kadın, fakir ilmühaberini uzatıyor, baktığımda aynı sabah belediye tabibinden aldığı reçete olduğunu görerek; “bu ilmühaber değil!” deyince, koynundan bir kâğıt daha çıkarıp Hastane polikliniğinden alınmış olduğunu görerek: “Hanım; bu sabah iki doktora muayene olmuşsun, neden bir de bana geldin” deyince: İkisi de ayrı hastalık ismi verdi; hangisinin doğru olduğunu anlamak için sana geldim; cevâbını alıyorum. Müdür bey, yorulduğumu görünce müdahale etti ve Sabahattin beyi polikliniğe soktu. Rize’de nekator (kancalı kurt) hastalığı çoktů ve bize bağlı Nekator Dispanseri vardı; orada da zamam zaman çalıştım; mikroskopla dışkı muayenesi yaptım. Sikrikli (Azaklıhoca köyünden) Osman Varlı’nın evini kiralamıştım. Haziran geldi; yedeksubaylık için askerlik şubesine mürâccaat edecektim; “Sana tebligat yapılmamış, cezâlı düşmezsin, 6 ayını doldurup asâletin tasdik edilsin, sonra gidersin” dediler; göreve devâm ettim. Rizelinin dil farklılıklarını da öğreniyordum; örnek olarak böğürtlene bir kısmı fikoki, bir kısmı hendekuka diyordu. Vâlîmiz Nâzım Uner idi ve Demokrat Parti’nin güçlü milletvekilleri İzzet Akçal, Osman Kavrakoğlu, Ahmet Morgül ile Rize’ye faydalı bir işbirliği içinde çalışıyordu; 1954 sonunda Sakarya valisi oldu. Atatürk, İnönü ve Bayar’in cumhurbaşkanlığı yaptıklan devirde, bir edeb-terbiye anlayışı vardı: Yaşca 3-4 yıl büyüğümüzle arkadaşlık edemezdik. Kıdem-makam farkı fazla meslekdaşımızla da görev dışı konularda konuşamazdık. Misaller veriyorum: Ben, 1940’lı yıllarda Kabataş Erkek Lisesi’ne gitmek için, Beylerbeyi vapur iskelesinde şâir Necip Fazıl Kısakürek veya Asaf Hâlet Çelebi ile karşılaşsam, gözlerimizi yere indirir, hafifce belimi bükerdim; onlar vapurun orta katında (giriş katında) oturdukları için, üst kat birincide otururduk; büyüklerimiz, aralarında rahatça konuşsunlar, şakalaşsinlar diye düşünürdük. Rize Sağlık müdürlüğü ve Hükûmet tabibliği, denize yakın bir binada bir arada idi. Yukaarida anlatmaya çalıştığım terbiye anlayışıyla; fotoğraf çekilirken büyüklerimiz olan Dr.Ibrahim Arın’ı ve Dr.Hüsnü Atabey’i aramıza davet edememiştik. Bir gün Müdürümüz beni çağırdı ve: [Anam; bir sıtma savaş memuru Azaklıhoca’da “çiçek hastalığı” ihbarı yapıyor. O yanılmıştır.. “Çiçek” değil, “Su çiçeği” olabilir. Gene de o köye yaya gitmek sana düşüyor ] dedi. Yaya olarak, engebeli araziyi aşıp köye vardım; çocukları muayene ettim, hepsi su çiçeği… Köyde dinlenmekte iken, Dr. Hüsnü Atabey’in, kan-ter içinde geldiğini hayretle görüm. Çok titzdi. Nadiren neş’elenir, kaşlarını çatarken gülümser ve “humi kafa!” derdi. Bir kere. alnını masaya dayamış olarak gördüm; başının ağrıdığını söyledi. 1962’de Muş sağlık müdürü iken; Zihni Bozkurt’a, šeleflerimi sormuştum. Meğerse, Dr.Hüsnü Atabey, Muş sağlık müdürü iken, beyin tümöründen vefât etmiş; vefat yılını şu an hatırlayamadım. Allah rahmet eylesin; akibet mekânı Cennet olsun.
20.06.1952’de yürürlüğe giren 5967 sayılı Kanun’la Çağırankaya (Kafkame), İkizdere adıyla ilçe yapılmış ve 10 km. kuzeyindeki Güneyce ilçesi de köy yapılıp İkizdere’ye bağlanmıştı. Başta Kaymakam Hasan Yücer olmak üzere İlçe memurlari ve resmî dâireler binaları, evleri kifâyetsiz İkizdere’ye taşınmışlar ise de, Hükûmet Tabîbi Dr. Mehmet Gümüşpay: Hükûmet tabipliği için yeterli bir binâ, âîlesi için yeterli bir ev gösterilmedikçe İkizdere’ye taşınmamakta ısrar etmiştir. Sıkıntıya düşen sağlık müdürümüz Dr. İbrahim Ai’ın, bana: ́“Nasıl olsa askerlik dolayısıyla ayrılacaksı; İkizdere’ye gitme ricâmı kabùl et de mes❜ele hâllolsun!” dedi ve kabul etmein üzerine İkizdere’ye, 1952 Eylülünde(?) naklettiṁ.
Trizuere(Nize) 3724
İkizdere coğrafyasında, herkesin, karlı kış aylarında adını işittiği mahâl, Ovit Dağı’dır. O tarihlerde bizim için: Ovit Yaylası. daha doğrusu Ovit Yaylaları idi. Bu yaylaların, sanırım isimleri bile unutulmuştur:
Sivrikaya (KohseriUlya) köyüne Ovit Dağı’ndan gelen Çapansu Deresi’nin iki yanında yaylalar vardır. Yokuşu çıkarkan sağdakiler, sırasıyla: 1: Soğanlı Yaylası, 2: Aksu Yaylası, 3: Hatice Yurdu Yaylası, 4: Koç(?) Yaylası, 5: Cimilce dağ Yaylası. Yokuşu çıkarken Çapansu Deresi’nin solundakiler: 1: Yapağılı Yaylası, 2: Kızılbey Yaylası, 3: Ağbasan Yaylası, 4: Kazan çukur Yaylası, 5: Koşmer Yaylasi.
İkizdere’de kaymakamlar (sırasıyla Hasan Yücer, Nurettin Yılmaz, Hasan Güven ancak 3-5 ay çalışmış ve ayrılmışlardır. Arada kalan zamanlarda tahrîrat kâtipleri, jandarma komutanları vekâlet etmişlerdir. Ben Haziran 1955’de askerlik için ayrılmadan birkaç hafta önce Cevat Geray kaymakamımız olmuştu.
Belediye Başkanımız Murat Ardal; ağırbaşlı, terbiyeli, çalışkan bir genç idi. İl Özel İdaresinde üye, Kirazlı’dan Yusuf Köseoğlu, bu köyün yol ve su problemleri çözülmesinden sonra İlçenin bir mahalle olmasında; Ilıca yolu yapılmasında, hükümet konağı ve sağlık merkezi yapılmasında emeği olmuştur; Vali Nâzım Üner tarafından her dileğinin kabul edildiğine şâhit olmuştum. Hatırımda kalan, İlçenin ilk memurları: Köy Sağlık memuru Mehmet Tavukçu, Sağlık memuru Necati Ülgen (birkaç ay sonra ayrılmı, Sayıştay murâkıbı olmuştur), Hafız Osman Terzi (Hükümet tabibliği hademesi, bilâhare Sağlık merkezi haštabakıcısı); Cumhùriyet Müddeiumùmîsi M.Kemal İçel, Ziraat Memuru Nâzır Altıntaş, Málmüdürü A.Kadir Bayraktar, Tapu-sicil memùru Aaim Çağlar, Veteriner Sağlık Memuru Ömer Sıtkı Güç…..
İkizdere’de Ali Biliş’in evinde kirâcı oldum; Ocak 1955’de Sağlık merkezinin lojmanına taşındım. Kabahorlu’nun mini-marketinden alış-veriş ederdik. Çağrankaya’dan Cemal Biber, Bakkal Celâl Kurnaz, Dâvâvekili Şakir Yazıcı, Tahrirat kâtibi Rüstem Ekşi.. arkadaşlarım olmuştu.
Sırtında milis kıyâfeti, boununa asılı dürbünü ile ara sıra İlçe merkezinde görünen Mızrap Ağa; Rus işgalinde Türklerin temsilcisi ve tercümânı olarak herkesin tanıdığı ve saygı duyduğu bir şahsiyetti.
İlçe hükümet tabîbi olarak, bir ambalaj sandığından bozma bir kulübede çalıştık; bir kaç ay sonda Kabahorlu’nun mağazası üst kısmını kiraladık; nisbeten kısa zamanda inşa edilen Hükümet konağının 2 odası bize tahsis edildi. Sonunda; 15.01.1955 günü açılışı yapılan Sağlık merkezine taşındık. Sağlık merkezi inşââtı sona ermek üzere iken, her hususta pek titiz olan Sağlık müdürümüz Dr.İbrâhim Arın, İlçeye gelerek bana şu sualleri sordu ve cevaplarını da kendisi verdi (cümlesine “anam!” diye başlardı.)

Bayrak direğinin, çatının altında ve üstünde kalan bölümleri uzunluklarının birbirine nisbeti (orani) ne olacak?.. – Bayrak direğinin çatı üstünde kalan kısmı uzunluğu ile bayrak eni uzunluğunun birbirine oranı ne olacak?.. – Vali ve Milletvekilleri gelecekler.. Açılış konuşmasında teşekkür ederken hangisine öncelik vereceksin?..
Hasan Yücer; Ardeşen kaymakamı iken, bisikletle dolaşıyormuş, milletvekillerinden birisini görememiş.. selâm vermemiş.. Güneyce’ye tâyîni çıkmış.
Tarih Sırası Gözetmeden Bâzı Hâtıralarımı Kaydediyorum
Kaymakam Hasan Yücer, İlçeden ayrılınca Tahrirat kâtibi, ismini hatırlayamadığım yaşlıca bir zat vekâlet etti. Bir müddet sonra J.Bnb.Mehmet Eraslan, İlçe Jandarma Kumandanı olarak vazîfeye başladı. Pek muhterem bir şahsiyet idi. Bir gece bana gelerek: Aman doktorcuğum!.. Bir oğlumu apandisitden kaybettik; şimdi tek oğlumun da karnı ağrıyor; gel de bir bak!.. dedi. Muayenemde apandisitin belirtilerini görerek penisilin yaptım; Mehmet bey, ertesi sabah, Deli Maksut’un otobüsü ile oğlunu Rize’ye götürdü. Op. Dr. Fahri Eskiyeṛli muayene etmiş ve apandisit belirtisi bulamadım, demiş. Mehmet bey; penisilin yapıldı; ne olur amelayat edin, demişse de sözünü dinletemeden İlçeye dönmüş. 1-2 hafta sonra, gene bir geceyarısı aynı şikâyetle beni evine çağırdı. Apandisit bulgularını ortadan kaldıracağını bile bile gene penisilin yaptım. Ertesi gün Rize devlet hastanesi operatörü muayene etmiş ve sizin hükümet tabîbinin fikr- sâbiti mi var.. çocuğun birşeyi yok! demiş. Mehmet bey: “Bir çocuğumu apandisitten böyle kaybetti; hasta olmasa bile apandisitini alın” diye âdetâ yalvarmış; Dahiliye mütefassışı Dr. Nermin Beksaç da kendisini destekleyince başlayan ameliyat uzadıkça uzamış ve kan-ter içindeki operatör: Apandisit, dokunulsa patlayıp karına dağılır ve peritonit olur. Bu sebeple alamadık; karina buz torbası konur, bir müddet sonra ameliyat mümkün olur, demiş. Bu arada, Kaymakamlığa vekâleti çıkmış olan Mehmet bey, kar ve buz bulabileceği Artivin’ne naklini çıkardı. Bir müddet de, taheîrât kâtibi Rüstem Ekşi vekâlet etti..
İlçede memurlar arasında bir âhenk vardı.. Savcı Kemal bey, Rüstem bey; senden başka dördüncü yok, diyerek beni briç oynamaya mecbur etti. Savcı, Asliye hâkiminin kararlarını temyiz ederek “mümtâzen terfi” yolunu seçmişti. Birgün; Hükümet konağından çıkış saatine yakın, Savcı’yı ziyarete gitmiştim; Asliye hâkimi odaya girerek “ne hakla dâvâ dosyasını alıyorsun?” diye kavgaya başladı; iş dövüşe doğru gidince aralarına girdim. Savcı; Başkâtip Senâî bey’e, Bakanlığa telgraf çek, müfettiş iste, diye bağırıyordu; bunu da önledim.
Kaza J.K. Ütgm K.Y. bey Kaymakamlığa vekâlet ediyordu. Birgün, bir yazıyı imzâlatmak için, Kaymakamlık makamı odasına gittim.. içeride, Vilayetten gelmiş birkaç ziyaretçi beyefendi vardı.. Kaymakam vekili, bana: “Doktor! O çingene perdelerini nerden buldun?” dedi. Hükümet konağına yeni geçmiştik ve ben de, Rize’ye gidip masa-mobilya ve perdeler almıştım. Aramızda geçen konuşma tamamen hatırımdadır: Ben: Yanılıyorsunuz.. onlar çingene perdeleri değildir!”. O: “O perdeler, çingene perdelerinin de dik âlâsı!” Ben: “Rizedeki mağaza sahibi, aynı toptan Vali beye de sattığını söyledi!” O: “Bu perdeler, kaliteli ise de desenli.. resmi dâireden ziyâde bir eve, köşke yakışır demek istemiştim!” Ben: “ Ben de, Vâlî bey’in, kendilerini tenzih ederim, Vilâyet konağı için değil, makàm odası için satın aldığını belirtmek istemiştim!” deyince sustu ve bana düşman oldu. Bir zaman sonra, Nurettin Yılmaz bey, kaymakamımız oldu. Kendisi çalışkan, evine bağlı, vakur bir kimse idi. Ali Biliş’in evinin aynı katında komşu idik. Éşi Nesrin hanım da öğretmen idi. Selefi; devir-teslim sırasında, beni; âmirleri hiçe sayan bir kimse olarak tanıtmış ve sözünü isbat için fırsat kolluyor.., Odasının penceresi, hükümet binasının merdivenleri yanında.. Kaymakama giderek: “Şimdi, doktor, vazifesini terk etti, sizden izin almamıştır, sanırım; çünkü âmir tanımaz bir memurdur!” diyor. Kaymakam da, kapısındaki jandarma erine: “Odaları dolaş, vazife başında olmayanları bana bildir!” diyor.. J.eri: Doktor ve Ziraat Muallimi Nâzır Altıntaş odalarında yoklar, deyince; ikimize birer sarı zarf.. soru açıyor.. savunmamızı yerinde bulmazsa, “ihtar” cezası verecek.. Yazısı şöyle: “Yaptığım teftişde odanızda yoktunuz. (1) Kimden izin alarak vazifeyi terk ettiğinizi; (2) Nereye gittiğinizi savunma olarak bildiriniz.. Nâzır bey, çocuğunun hasta olduğu haberi gelidiğini, özür dilediğini söylüyor ve yazı geri alınıyor. Gençliğimde, âmirlerimin, kibirlilerin haksızlıklarına boyun eğmezdim. Kaymakam beni sinirlendirmişdi, ben de onu sinirlendirecekdim!.. 2 sahifa yazı yazarak: Hükümet tabîbinin, odasından ayrılmasının vazifesine ara verdiği mânâsına gelmediği; belediye tabipliği, adlî tabiplik, okullarin tabipliği, memurların tabipliği.. de yaptığını; aslında, odasından çıkmayan bir hükümet tabibinin tenkîd edilmesi gerektiğini; bu görevler kànunla verilmiş olduğundan her vazifeye çıkışımda izin almam gerekmediğini, ancak belediye sınırları dışına, köylere gitmem gerektiğimde bilgi vereceğimi.. misåller vererek yazdım ve sarı zarfa koyup dâhili zmmet defteriyle tahrirat kalemine hadememiz hâfız Osman Terzi ile gönderdim. Kaymakam bey beni çağırarak: “Ben size 2 soru sormuş ve savunmanızı istemiştim. Siz ise bana, hükümet tabiplerinin görevleri hakkında âdetâ DERS veriyorsunuz!” deyip, yazımın altına “sorulanlara cevap verilmesi..” diye yazdı.. “Ders” kelimesi üzerine basılarak telaffuz edilmişti.. “estağfirullah” demeden yazımı geri aldım ve bu kere şu yazıyı yazıp zarf içinde gönderdim: (1) Ortaokulda Türkçe dersi vermek üzere odamdan ayrıldım. (2) Bu görevi sizin ricânız üzerine ve onayınızla üstlendiğimden, her derse gidişimde makamınıza uğramam gerekmediği kanaatindeyim. (3) Soru açmadan önce, şifâhen sormanız daha uygun olurdu kanaatindeyim. Beni makamına çağıdı ve aramızda şu konuşma geçti: O: Evet.. Gerçekten Ortaokula gitmişsiniz. Özür dilerim (gene “estağfirullah” demedim.) Fakat.. Ben size 2 madde sordum, siz üçünçü bir madde eklemişsiniz ve bu maddede benim takdir hakkıma tecavüz ediyorsunuz. Ben: Siz benden “savunma” istemişsiniz.. Savunma kısıtlanamaz. Sizin 2 maddede sorduklarınıza da cevap vermek şartıyla savunmamı ne şekilde yapılacağının takdiri ben sanığa âitdir. O: Bu söylediğiniz mahkemelerde geçerlidir. Ben: Hukuk kàidelerini mahkemelere hapsedemezsiniz. O: Yazınızı iade ediyorum; 3üncü maddeyi çıkarıp gönderiniz. Ben: Savunmamı değiştirmem imkânsızdır. O: Bu iş lüzumsuz yere çok uzadı.. sizin yerinize ben bu 3üncü maddeyi karalayıp kaleme havâle ediyorum. Ben: Ben savunmamı size takdim ettim, gereğini takdir size aittir…
İlçede tatsızlık, gruplaşma artarak devam etti. Nurettin bey kibar, çalışkan bir kimse idi; tek kusùru kandırılması ve gururu ile oynandığı zannı idi. Halefi Hasan beye devir teslîmim de evvelki gibi olduğundan aramız kötü gitti. Hasan bey, fark imtihanlarını kazanıp Rize’de avukatlık için ayrılınca rahat bir nefes aldık.. Halefi Cevat Geray ise, herhalde 1-2 memura sormak yerine daha geniş bir soruşturma yapmış olacak ki, benimle samîmî bir yakınlık kurdu, güler yüz gösterdi. Fakat; daha önce karar vermiş olduğumdan askerlik için ayrıldım.
İkizdereden Bir-Kaç Hatira
Görevim 1 veya 2 ay olmuş idi ki; Savcı M.Kemal İçel, Anzer (Ballıköy)’e soruşturma için gideceğimizi, benim de otopsi yapmam gerektiğini bildirdi. Köylülerin getirdiği katırlardan birine bindim; savcı bey ise Orman bölge şefliğinin atına binmişti. O yaşıma kadar ata-merkebe binmemiştim. Dereköy’de dik bir yokuşla Ballıköy istikametine sapılıyordu.. yokuş çıkarken öne ve inişde arkaya eğilmem gerektiğini öğrendim!. 2-3 karış eninde patikanın sağ tarafı dağ, sol tarafı uçurum.. Saatler sonra köye vardık.. 14-15 yaşlarında bir delikanlı, bir gözü kör bir kafırdan düşerek ölmüşdü.. Savcı bey: Çocuğu bir gözü kör katıra bindirerek tedbirsizlik yapıldığını söylüyordu. Katırın sâhibi, kendisini şöyle savundu: Savcı bey!.. Bu soruyu soracağınızı tahmin ederek doktor beyi kör katıra bindirdik!.. Savcı bey iknâ oldu ve tâkipsizlik gerektiği neticesine vardı!..

İlçede eczane olmadığından, hastaya reçete yazıp, “bu ilâçları al ve kullan!” demenin bir manası olamayacayından küçük bir “eczâ dolabı”m vardı. Fakat; yılan, tetanoz, difteri serumlarından, antibirotiklere kadar çeşitli ilaç bulundururdum. Her şeyden önce benim âilemin de ihtiyacı olabilirdi. Yarım yy.dan önce bile, ecza dolabımda şu antibiyotikler vardı: Sulfamid, penisilin, streptomisin, kloramfenikol, eritrosin.
1954 yılında, Demirkapı köyünde bulaşıcı hastalık olduğunu öğrendi. Hemen gittiğimde tifo salgını olduğunu görerek kloramfenikol’le tedâvî ettim; vefât eden olmadı.
1955 Şubat ayında bir Pazartesi günü Sağlık merkezine gittiğimde; hastabakıcımız hafız Osman Terzi, : “Doktor bey; köyüm olan Güneyce’den 4 çocuğu anneleriyle birlikte getirip yatırdım; tedavi et!” dedi. 4-5 yaşlarındaki çocuklar dalgın yatıyorlardı.. salgın-bulaşıcı bir hastalık olan menenjit idiler.. Sağlık merkezinin hemen yanındaki lojmanda 2 yaşında oğlum vardı. Hafız Osman Terzi’ye: “- Bulaşıcı hastalık vak’asını yatırmamız yasaktır; Deli Maksut’un otobüsü ile hemen Rize’ye gönder.. burada tutarsak suçlu oluruz.. hele vefat da oldu mu, mahkemelik oluruz!..” deme karşılık: “-Bunlar benim köyümden.. çok fakir kimseler.. bir yere gidemezler.. merhametin yoksa jandarma ile atarsın!” dedi. Ben de; gençliğin verdiği çılgınlıkla tedâvîye karar verdim. 4 çeşit antibiyotikden birini seçecektim.. Okuyup-araştırma sonunda ampul lezol❜de karar kıldım. Bu ilâç; İbrahim Edhem laboratuarı ürünü idi ve kalçadan adaleye verilen sulfamidden ibâretti.. Hafızla birlikde gece-gündüz ilgilenmemiz neticesinde dördü de sağlığına kavuştu.. Şimdi 60 yaşlarında olsalar gerek(07.05.2008).
9 Kasım 2008 Pazar günü Vakiı gazetesinde “Yüzde ağrı can yakıyor” başlıklı şu yazıyı okuyunca, İkizderede’den bir hâtıramı daha yzmayğa karar verdim. Haber: [Beyin Omurilik Sinir Cerrahı Doç. Dr. Volkan Aydın, yüz bölgesinde kısa süreli, tekrarlayan, elektrik çarpması tarzındaki ağrının, hastanın hayatî işlevlerini dahi yapamaz duruma getirebileceğini belirterek, yüz ağrısının hayâtı çekilmez hale söyledi. Doç. Dr. Aydın yaptığı açıklamada, yüzün tek tarafına ânîden vuran ve yüze ellemeyi bile imkânsız hale getiren sancılara neden olan sancıdan şikâyet ederek yardım/reçete istedi. Kendisine, herbirinde 1⁄4 milligram Akonitin bulunan pilül (hap) yazdım ve ancak Istanbul’da bulacağını söyledim. 2-3 Hafta sonar geldi ve ilâcı, Istanbul’da zorlukla ve hemşehrilerinin tarifiyle Beyoğlu’nda Rebul Eczanesi’nde yaptırabilmiş. Trigeminüs nevraljisi için faydalı olmuş.
bunun kısa süredetedavi edilmesi gedigini vurguladı. J. 1954’de, sanırım Çağrankaya’dan, ben yaşlarda erkek bir hasta, yanağı üzerinde ânî bir şimşek çakması gibi gelen şiddetli
1952 Kasım ayında, doğum için eşimi İstanbul’a bırakmış ve Rize’ye dönmüşdüm. Paramın büyük kısmı ile, Parkotel’in altındaki eczaneye sipariş verdim ve Deli Maksut’un otobüsü ile göndermesini söyledim. Sağlık müdürlüğüne uğradım.. bir kar tipisi başladı.. Sağlık müdürümüz Dr.İbrahim Arin: “Anam! Yollar kapanmıştır.. Yollar açılana kadar Merkez hükümet tabipliğinde çalışacaksın!” dedi. Otelde birkaç gün kalacak param yoktu. İstesem, borç alabilirdim.. Fakat âah şu İstanbulluluk!., Bir lâstik bot ve 5-6 simit aldım ve Müdür bey’e: Ben yaya gidiyorum; Allaha ısmarladık! dedim. Beni zorla müdürlüğün jeep’ine bindirip uğurladı.. Jeep, 3-5 klm’den fazla gidemedi.. Rize-İkizdere yolu 59 klm. idi. O gece bir köyde yattım.. Ertrsi günü yatsı vaktine doğru İkizdere’ye vardım. Yorgun ve açdım. Doğru Aşçıya gittim. Ali Usta! Pilâv var mı? soruma “Var idi!” cevâbını alınca “Éyvah, pilâvı bitmiş” diye düşünerek: Hoşaf var mı? diye sorunca ona da “Var idi” sözüne karşı:
Ali Usta!. Aç mı kalacağım deyince: Tohtur beyim.. Pilâvin ile üzüm hoşafını getiriyorum! dedi.. “Var idi”; “var!” mânâsına geliyormuş!..
1954 kışında birgün; Sivrikaya’nın Pancar mahalesi’nden Ahize mahallesine gidiyorum.. Bir yamaçın ortasındaki keçiyolu buz tutmuş.. Arkamdaki muhtar, küçük ilâç çantamı taşıyor.. onun da arkasında 2-3 köylü var.. Lâstik botum kaydı ve sağ tarafım üzerine yola düştüm. Sağ ayağım uçuruma sarkmış.. Arkamdakilerin yardımı imkânsız.. Pederimin almış olduğu kalın İtalyan kumaşından paltomun düğmelerini çözüp, kendimi üzerine çektim ve ayağa kalkmayı başardım..





